38,0133$% 0.27
41,9830€% -0.13
49,4860£% -0.69
3.801,41%0,13
6.309,00%-0,19
3137695฿%-0.62808
23 Temmuz 2023 Pazar
Fransa yangın yerine dönse bile hepimizi bir düzene mahkum eden -Byung-Chul Han’ın dediği gibi- “Demokrasi için üretilen şeffaflık bir neo-liberalizm aygıtı” olarak işlev görmeye devam edecektir. Fransa’da kan gövdeyi götürse de Batı düşüncesinin temelini oluşturan, insanı, sahip olduğu iman, ahlak ve erdem üzerinden değil, ten rengi üzerinden tasnif etme vahşiliği bitmeyecek.
Bugün dünyada egemen olan sosyal ve siyasal paradigma esas olarak Fransız menşeilidir. Her ne kadar düşünce tarihi çalışmaları ve tezleri Alman Felsefesi, İngiliz Siyaseti ve ABD gücünü eşit ağırlıkta ansa da işin esasında, modernizmi oluşturan temel parametreler Fransız orjinlidir. Günümüzün içi boş ancak herkesin taptığı sihirli kavramı olan “demokratik cumhuriyetin” kurucusu Fransa değil midir? Kendi kendisinin sınırlarını ve kapasitesini belirleyen insan türünün doğum yeri burası değil midir? İnsanın hem hayatından hem de vicdanından tanrıyı kovan kim? Laisizm değil midir? İlahi içerikli “Adalet” kavramını eşya merkezli “eşitlik” ile çerçeveleyen düşüncenin kaynağı neresidir?
Bir sosyoloji hocası olarak elbette insanlığın bu dünyadaki tüm pratiklerini, kazanımlarını, düşünce sistemlerini, toplumsal değişim dinamiklerini ve metodolojik bilgisini tek bir merkez veya tek bir sosyoloji üzerinden okunmasının mümkün olmadığını, dahası bunun son derece de bağnazca bir tutum olduğunu biliyorum ve görüyorum.
Ancak bugün dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir akademisyenin, hiçbir dinin, hiçbir siyasi yapının, hiçbir ideolojinin ve hiçbir kişinin itiraz edemediği bazı kavramlar ve değerler vardır. Bunlar insanlığa sistematik olarak Fransız devrimi ile birlikte ikram edilmişler sanki: eşitlik, özgürlük ve kardeşlik.
Bu kavramların içerik ve imalarını çok genç yaşta, okuduğum medresedeki Seyda Molla Derviş’ten dinlemiştim. Molla Derviş, hem vaiz hem de müderristi. Kelimenin tam anlamıyla bir alim ve hikmet ehliydi. Çağdaş ifadesi ile söylemek gerekirse bizim idolümüzdü. Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça ve Osmanlıca biliyor, bildiği her dilin en güzel edebi metinlerini ezberlemiş, beyitler okuyor şiir fısıldıyor, dini musikinin tüm inceliklerine vakıf… Hattat Hamit Aytaç’ın yolunda ve aynı zamanda kendisine ait özel bir tarz da geliştirmiş, her konuyu sizi hayran bırakan bir darb-ı mesel ile anlatıyor, son derece hoş bir Diyarbakır şivesine sahip, dünyadaki İslam coğrafyası ile son derece ilişkili, Osmanlı hayranı, müritleri var, sevenleri çok, hem alim hem zahit ve de çok zarif…
Bir gün derste, insanın iradesi ve özgürlüğü meselesi geçince “Bu kavramların günümüzdeki karşılığı ile size söylediklerimin birbirinden çok farklı olduğunu bilin”, deyip bize Fransız ihtilalindeki bahse konu kavramların nasıl bir mantık üzerine oturduklarını çok detaylı bir şekilde anlatmıştı:
“İnsanların sahip oldukları irade, erdem ve değerlerin değil, biyolojik varlığının adalet için ortak payda haline getirilmesinin adıdır eşitlik. Üstün meziyetleri olanları aşağılayarak diğerleri ile eşitlemektir Fransız devriminin temelindeki “eşitlik” ilkesinin. Mümin ile kafirin eşitlenmesidir demişti. Bundan kast ettiğim şey kişinin bir iman sahip olup olmaması meselesi değildir, hakikat ile arasındaki ilişkidir esas olan. Evrensel hakikate yakın olan ile uzak olan asla eşit olamaz” demişti. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayeti ile konuyu bitirip bu ifsadın İttihatçılar tarafından bize ithal edildiğini anlattı. Topluma bunun kabullendirilmesinin de aşağılık kompleksi oluşturulmak suretiyle yapıldığını anlattı: Önce Anadolu insanının sahip olduğu sosyoloji aşağılandı sonra da onlara bu aşağılık kategoriden çıkmaları için kendilerini takip etmeleri tavsiye edildi.
Özgürlük ise kişinin benliğini kuşatan zincirlerden kurtulması anlamında değildir, aksine onu yaratana başkaldırmasıdır, yaratıcıya meydan okumasıdır. Elbette kişi inanıp inanmamakta özgürdür, hatta herkesin dini kendisine aittir ve ötekinin kutsalına saygı göstermek ilahi bir emirdir. Klasik düşüncede “özün” gür olması, yaratanla savaşılarak elde edilen bir imkan değildir. Kişinin kendi nefsi ile verdiği mücadeledeki kazancıdır özgürlük. İşte Fransız devrimi ile sloganlaşan özgürlüğün asıl bağlamı budur. Bu konuya da İttihatçılar el attı; halkla padişah arasındaki deruni ilişkiyi “kulluk” ile kavramsallaştırıp karşısına özgür vatandaşlık söylemini oturtup halka benimsettiler. Kardeşlik ise, barışçıl bir dünya kurma amacıyla üretilen bir değer değildir, aksine aynı dinin mensupları arasındaki dayanışmayı ve güç birliğini güçlendiren bu kavramın dünyevileştirilmesi içindir. Hatta içinde uhrevi bir ima olmayan her birliktelik nihayetinde pratik bir (çıkara) amaca matuf olmak durumundadır. İttihatçılar için ise bu kavram, Batılı değerler ortak paydasında yeni bir “ulus kardeşliğinin” inşa edilmesinin anahtarıdır. Hepimiz aynı güneşin altındayız gibi parlak sözler ile dinin temel sosyolojik çatısı olan “ümmet” fikri dağıtıldı…
Derviş hocanın o gün bize anlattığı bu tarihsel gerçekliğin bir başka özelliğini de Osmanlı Toplum Yapısı derslerinde fark ettim; Cumhuriyet Türkiye’sinin kurucu siyasi hareketi olan İttihat Terakki, bir başka dildeki Fransız Devrimi demektir.
Peki bu konunun son günlerdeki protestolarla nasıl bir ilişkisi var diye sorulabilir doğal olarak?
Birincisi bu protestoların Fransa’da herhangi bir dönüşümü doğuracağı beklenmesin. Çünkü toplumsal değişimin asıl dinamik faktörü olan düşünceye ve felsefeye yönelik bir talep ve itiraz yok, izlenen politikalara ve nihayetinde var olan siyasi iktidara bir itiraz var. İdarecinin değişimi talebi var. Macron gitsin yeter. Macron gitse ne yazar peki? Zaten ülkenin kurucu dinamiği de bu nümayiş geleneği değil midir?
Elbette on milyon Cezayirli Müslümanı sistematik olarak ve hunharca katleden bir ülkeye karşı birikmiş bir kinimiz var, ve elbette Afrika’daki gariban ve sevimli siyahilerin hayatını ve geleceğini karartan bir devlete karşı öfkemiz de büyük. Burada işlediği suçlardan dolayı yaşadığı sarsıntılar da içimize su serpecek biliyorum. Tabii ki de ülkemizin “kardeşliğini” zehirleyen mikrobun üretildiği ülkenin yangın yerine dönmesini keyifle izleyebiliriz ama bütün bunlar sadece bizim için anlık hoşluklar ve keyifli duygulardır.
Şu anki hükümet devrilse, eminim ki din kardeşliğini buharlaştırıp yerine ulus kardeşliğini inşa eden faşizm bitmeyecek. Fransa yangın yerine dönse bile hepimizi bir düzene mahkum eden ve Byung-Chul Han’ın dediği gibi “Demokrasi için üretilen şeffaflık bir neo-liberalizm aygıtı olarak işlev görmeye” devam edecektir. Fransa’da kan gövdeyi götürse de Batı düşüncesinin temelini oluşturan, insanı sahip olduğu değer yüklü iman, ahlak ve erdem üzerinden değil, ten rengi üzerinden tasnif etme vahşiliği bitmeyecek. Macron bir sokak gösterisinde öldürülse bile insanlığın çekirdek kurumu olan aileyi tehdit eden sapık hareketler yok olmayacak.
Bütün Batı ülkelerinde hükümetler devrilse bile, peygamberlerin yaşadıkları coğrafyalara nakşettikleri mesajlarını ve adlarını çağrıştıran isimlendirmeleri yok eden fantastik mitolojik hikayeler bitmeyecek. Söz gelimi ne olursa Hz. Süleyman ile Belkıs’ın hikayesinin geçtiği mekânın adı Zeugma olmaktan kurtulup tekrar Belkıs olabilir?
Bilindiği gibi Hz. Süleyman, tüm mahlukata hükmedecek bir ilim sahibiydi. Zira o adalet ile hükmetme buyruğunun canlı timsali idi. Yeryüzünde adalet ile yönetecek arz (yer) aramaya çıkarken ona hep Hüthüt kuşu eşlik ederdi. Çünkü Hüthüt, yeraltı su kaynaklarını biliyor ve gelip Hz. Süleyman’a haber verdikten sonra ordu su kaynağına yakın konuşlanıyordu.
Bir gün Hüthüt gelip ona çok mamur ve güzel bir ülkenin varlığından, bilgili ve zarif bir Melikesi olduğundan bahsetti. Hüthütün getirdiği bilgiler üzerine Hz. Süleyman yine hüthüt ile o ülkenin Melikesini tevhit dinine davet eden bir mektup gönderdi.
Mektubu alan Belkıs ülkesinin ileri gelenleri ile bu durumu istişare etti. Sonunda Hz Süleyman’ı görmek, onun peygamberliğinin gerçekliğini bilmek istedi. İşte bu hikayenin detaylarının imgelerini içeren antik kentin adı halk arasında Belkıs’tır. Binlerce yıllık Belkıs ismi bir günde sosyal evrimci bir antropolog ve kadim medeniyetleri “ilkel” olarak tanımlayan bağnaz bir arkeolog tarafından Zeugma oldu.
Bu bozgunculuğun telafisi, bir Batı ülkesindeki hükümetin yıkılması veya bir ülkenin dağılması ile mümkün değildir. Paradigma yıkıldığında ancak sevinebiliriz bence. Mesela bugün hiç kimse ve hiçbir din veya medeniyet, Fransa’dan veya Fransızlardan başka “özgürlük, demokrasi ve hukuk” kavramlarının içeriğine müdahale edecek bir güce sahip değildir. İnsanlığın ortak mirası olan bu değerlerin içeriğini tüm insanlık adına onlar üretiyorlar ve tedavüle sokuyorlar.
Bir sosyoloji profesörü olarak, bir Müslüman olarak ve bir yazar olarak “insan eşrefi mahlukattır” demekten ürküyorum: “Andolsun ki biz Ademoğullarını üstün ettik, karada suda taşıdık onları tertemiz şeylerle rızıklandırdık onları ve yarattıklarımızın çoğundan üstün ettik onları” diye buyurulan evrensel/doğal hakikati dillendirmek için ayrıca bir beşere referansta bulunmaya zorlanıyorum.
Ez cümle günümüzde egemen olan siyasal paradigmanın kurucu babası Fransa’dır. Ülkemizdeki paradigmanın da kurucu babası İttihatçılardır. İttihatçıların Fransız ihtilalinden aldıkları fikirlerle bu ülkenin siyasetini ve sosyolojisini nasıl tahrip ettiklerini bir başka yazıda ele alıp konuyu son birkaç soru ile bitirelim:
Fransa’daki mevcut hükümet dağılsa ve her krizle birlikte yeniden inşa ettikleri cumhuriyetin bilmem kaçıncısı ilan edilse insanlığı zehirleyen çaresiz hastalık faşizm bitecek mi? Kutsal aileyi yok eden toplumsal cinsiyet saçmalıkları sona erecek mi? Ümmet fikrini yok eden ulusçuluk unutulacak mı? Devletin temeli olan adaletin yerini alan demokrasi bir toplumsal değer olmaktan çıkıp bir yönetim tekniği olacak mı? Bu kozmosta en yüce varlık olan insanı hayvanlarla eşitleyen saçmalıklar son bulacak mı? Aşkın, inancın, fedakarlığın ve dahi diğerkamlığın yerine ikame edilen egoizm yok olacak mı? Bence hayır.
O halde boş heveslere kapılmaya gerek yok. Fransa, sistematik nümayiş ülkesidir. Dünyaya ihraç edilen bozguncu fikirlerin idealleştirilmesi için malzeme üretilmesinden başka bir işe yaramayacak olan eylemlerdir bunlar.
Yeni kurulan cumhuriyetin uluslararası tanınırlığı için el mahkum çok partili seçime gidilince iktidarı kaybeden Milli Şef İsmet İnönü’ye seçim sonuçları bildirildiğinde yumruğunu sıkarak “Nankör halk” dediği rivayet edilir. O günden bugüne değişen tek şey bugünkülerin daha seçim bitmeden halka hakaret etmeye başlamalarıdır.
14 Mayıs seçimleri, demokrasimiz için bir milat sayılırlar. Demokrasi tarihinin en yüksek katılımlı seçimlerinden birisi oldu. Keza serbest seçimlerle en uzun iktidar dönemini de görmüş olduk. Bu seçimler sadece iktidarı belirlemedi, aynı zamanda siyasi yelpazeyi de değiştirecek sonuçlar doğurdu. Halkın yüzde ellisinin eğilimini öngörememiş siyasi aktörler açısından sonuç bir “sürpriz”. Ayrıca HDP/PKK çevrelerinin yürüttükleri siyasetin bölge insanının tamamını terörize etme çabalarının da artık son noktaya gelmiş olduğu görülmektedir. Sapık LGBT’lileri, din karşıtı radikal solcuları, halk düşmanı Kemalist faşistleri Kürtlerin sırtından meclise taşıma pervasızlıklarına da bir sınır konuldu bu seçimlerle birlikte. PKK’nın vizyonuyla siyaset güden HDP/YSP 2015 yılından bu yana yarı yarıya oy kaybı yaşadı. Onca kara propaganda ve beyin yıkama faaliyetlerinin artık istedikleri gibi işe yaramadığı görüldü.
Rakibi tanımak
Kişisel olarak deneyimli fakat başarısız bir siyasetçi ve bir akademisyen olarak bu seçimin benim için en ilginç olan tarafı başta söylemiş olduğum muhalefetin halkın yarısına yakınının eğilimini öngörememiş olmasıdır. Kabul edelim ki bir siyasetçi, olmaz ama olduğunu varsayalım, rakibini çok iyi tanımayabilir, onun vaatlerini öngörememiş olabilir, onun stratejini bilemeyebilir, atacağı adımları kestirmeyebilir, seçim kampanyasına dikkat kesilmemiş olabilir zira rakip çok kıvrak zekalı ve ele avuca gelmeyecek bir siyasi deha olabilir. Farz edelim ki onu tanımakta sahiden de çok zorlandınız, bu anlaşılabilir bir durum belki ama siyaset yaptığın toplumu tanımamak da nedir sahiden?
Toplumdan habersiz siyasetçi
Milletin yüreğindeki titreşimleri, hayalleri ve umutları bilmeyen, bilemeyen bir siyasetçi olabilir mi? Toplumun temel değerlerinden habersiz dar bir grubun içine hapsolmuş bir politikacı başarılı olabilir mi?
Seçimden bir gün önce muhalefet bloğu, kimi nereye atayacaklarını, hangi bürokratın makam odasını boşaltıp boşaltmadığını, devir teslim töreninin nasıl yapılacağını, iktidar partisinde siyaset yapanlar ile bu dönemde kamuda çalışanların yurt dışına kaçmasını engellemek için hangi tedbirleri acilen alacaklarını büyük bir özgüven ve iddia ile dile getiriyorlardı. Konuya vakıf olmayan birisi olsa sanır ki seçim olmuş bitmiş ve bu arkadaşlar ezici bir çoğunlukla iktidara gelmişler ve iş başındalar. Sosyal medya operasyonları ile, kara propaganda ile ve gayri nizami harp teknikleri ile yürüttükleri kampanyanın halkı ikna ettiğinden çok eminlerdi. Bazı istisnaları hariç, önemli bir kısmı anketçilikten sektöre girmiş, üniversite formasyonu olmayan çıkarcıların kar amaçlı onlara yaptığı araştırmaların sonuçlarını halkın sesi olarak gördüler. İkili ölçümlerle sahadan devşirdikleri bilgilerle toplumu analiz edip her gün “tencere muhalefetinin deviremeyeceği iktidar yoktur” cümlesine sarıldılar.
Oysa bizim toplum için oy verme pratiği dini değerler de dahil olmak üzere siyasi, kültürel ve tarihsel bağlamlardan asla bağımsız değildir. Zira bizim ülkedeki politika, var olan bir siyasi mekanizmanın yönetilmesi değil, yeni bir siyasetin üretilmesi mücadelesidir. Kaybedilen onurun geri kazanılması mücadelesidir. Örselenmiş kişiliklerin rehabilitasyonu işidir. Aynı kültürel havzada olduğumuz medeniyetlere kendimizi kanıtlama çabasıdır. Dünyaya hükmetmiş bir imparatorluğun varisleri için iktidarı belirleyen seçimler, hangi siyasi düşüncenin ekonomi politikalarının uygulanmasını belirleyen karar mekanizmaları değildir.
Muhakeme gücü
Muhakeme kabiliyetleri kaybolunca insani meziyetleri çöktü. Seçimi kaybettiğini duydukları anda bir yandan halka hakaret etmeye başladılar bir yandan da verdikleri sözleri unutmaya. İktidara geldiğimde depremzedeye bedava ev vereceğim diyen adayın belediye başkanı, deprem bölgesinden kendilerine az oy çıktığını gördüğü anda depremzedeleri kapı dışarı etti.
Toplumun temel yapısını bilemeyince de doğal olarak her bir yapısından/görüşünden oy almak için binbir renge girmek gerekiyor. Hem milliyetçi hem bölücü örgüt destekçisi, hem milli görüşçü hem ulusalcı Kemalist, hem dindar hem LGBT’li, hem Alevi hem Sünni olduğunu söyleyerek toplumun tamamını kuşattığını düşünen bir politikacının bu ülkede sahiden iktidar olması halinde durumun vahametini tahmin edebiliyor musunuz? Herkesin hoşuna gidecek bir laf bulamamanın, bir dil geliştirememenin paniği ile seçmene hakarete başladılar.
Bunlar, kendi kişisel pozisyonları ile toplumun taleplerini metazori olarak eşitleme çabasında oldular hep ve bu durum gerçekleşmeyince de millete hakaret ettiler hep. Dün de öyleydi bugün de…
CHP refleksi
Tipik bir CHP refleksidir bu. Tek Parti döneminde, kaçor vergisi, yol vergisi, kelle vergisi, varlık vergisi, aşur vergisi vs ile adeta milletin ürettiklerine çöküldü, cuntalarla insanlar ezildi, mizansenlerle inananlar dar ağacına gönderildi. Dini hayatın temel pratikleri yasaklandı. Genelde ezanın yasaklandığı konuşulur ama reelde din tamamen gündelik hayatın dışına itildi. Kuranın okunması, öğrenilmesi ve öğretilmesi yasaklandı. Yeni kurulan cumhuriyetin uluslar arası tanınırlığı için el mahkum çok partili seçime gidilince de iktidarı kaybeden milli şef İsmet İnönü’ye seçim sonuçları bildirildiğinde yumruğunu sıkarak “nankör halk” dediği rivayet edilir.
O günden bugüne değişen tek şey bugünkülerin daha seçim bitmeden halka hakaret etmeye başlamalarıdır.
Her ne kadar Türkiye’de demokrasi deneyimi parlak bir geçmişe sahip değilse de bu seçim toplumun demokrasiye olan bağlılığını bir kez daha gösterdi. Demokrasiyi rafa kaldıranların bu ülke insanına ne kadar büyük kötülükler ettiğini de bunun üzerinden rahatlıkla okuyabiliriz.
Bu seçim sonuçları sanılanın aksine malum kadim meselenin, Kürt sorununun çözümü için de ciddi bir arayışı beraberinde getirecektir zira bölge halkının bu derebeylerinin elinden kurtarılması hem insani bir görev hem de siyasi bir zorunluluktur artık.
Seçim rekabeti
Son olarak hatırlatmak isterim ki seçim rekabeti sahiden de hem zordur hem de uzun ve karmaşıktır. Özellikle 1980’lerdeki seçimlerde hep yüzde 10 barajının altında kalarak bu yenilgiyi tatmış olanlar bu psikolojiyi çok daha iyi bilirler. Düşünün her bir maç beş yıl sürüyor. Rakibi yenmenin çok büyük mutluluklar yaşattığı ve yenilmenin de çok derin travmalara neden olduğu bu rekabette yirmi bir yıldır kendi kitlesine hep büyük zaferler kazandıran bir liderin teşkilatına çok büyük görevler düştüğünü ayrıca vurgulamaya hacet yoktur.
Seçim sürecinde gittiğim illerdeki parti teşkilatlarında kitlesini zaferden zafere taşıyan bir lidere uygun bir kararlılık ve yapılanmayı ne yazık ki göremedim.
Seçim için tüm meşru ve gayri meşru güç birliklerini oluşturan bir muhalefet ile rekabet edecek bir canlılık da göremedim.
Kitlelerde siyasi kanaatleri belirleme veya değiştirme işi rasyonel bir süreç değildi. Aksine duygusal bir süreçtir. Teşkilatların bu gerçeği dikkate alarak önce seçmenin/vatandaşın gönlüne sonra da aklına hitap etmeleri gerektiğini unutmamak lazım.
mazharbagli@gmail.com
İnsana ait olan fıtrat dijital bir sistemin eli ile yeniden inşa ediliyor. Söz gelimi merhamet, adalet, ahlak, hoşgörü ve inanç gibi konular bile teknik birer başlığa dönüşüyorlar. Oysa bunlar tamamen duygulara yönelik alanlardır ve tamamen bireysel içeriklere sahiptirler.
Aristotales, somut olandan soyut olana varma serüvenimizi kavramlaştırma ve zaman kategorisi ile bağlantılı olarak açıklar. Zihnimiz, değişimi anlayacak doğal bir işleyişe sahiptir. Bu sayede aslında durmadan değişen ve hareket halinde olan varolanları ortak bir paydada buluşturup değişmez kavramlarla izah edebiliriz der. Onun ikibin yıl önce bize işaret ettiği bu “kavrama” yeteneğimiz bugün için de aynı şekilde sahiden işliyor mu? Yani olgular dünyasından metaverse alemine kanatlanmamıza yardımcı olacak bir yöntem ve güzergah var mı?
Kişisel olarak bundan çok emin değilim. Zira hem Aristoteles hem de diğer tüm antik filozoflar, değişim, kavrama ve varlık konularını hem zaman bağlamında ele almışlar ve bugünün değişim dinamiği ise tam da zamanı buharlaştırma istidadı içeren bir işleyişe sahiptir. Bu konuyu belki de en fazla ilgilendiren disiplin ise sosyolojidir. Çünkü günümüzdeki sosyal bilim teorisi, sosyolojiyi daha çok değişimin bilimi olarak tanımlar ki sahiden de öyledir. Dönemsel eğilimlerle çok rahatlıkla anılmasını da bu çerçevede görmek gerekir. Değişimi analiz eden bu disiplin, geleneksel sosyoloji, modern sosyoloji, çağdaş sosyoloji ve post modern sosyoloji gibi.
Bu isimlendirmeler kimi zaman toplumsal yapının özelliklerinden dolayı yapılmakta kimi zaman da topluma yönelik analiz tekniklerinden mülhemdirler. İşin doğrusunu disiplinin uluları ilerde kararlaştıracaklar ama bizim burada bahse konu etmek istediğimiz zamana uyarak yapılan ön adlandırmalardır. Çağı yakalamak adına, dijital çağda dijital bir sosyoloji ile yola devam edilebileceği varsayımı, yukarda andığımız zihnin işleyişinin soyut alt yapısı olan “zaman” mefhumunu bağlamından koparıp başkalaştırmaktadır.
Zaman, mekan ile birlikte süje, obje ve aktlar arasındaki bağlardan doğan ürün olan bilginin var olmasının ilk şartıdır.
Bugünün belirleyicisi
Herhangi bir olay veya olguya dair bir bilginin gerçekleşmesinin ilk şartı zaman ve mekandır. Bir atmosferde ve bir dizi “an”larda gerçekleşen hadiseler üzerinden bilgi gerçekleşir. Zaman bizzat etkin değildir bilgide ama olmazsa olmazdır. Günümüzde ise giderek zaman bizzat belirleyici bir parametre haline gelmiştir. Zira her şeyi paranteze alabilen zihnin yerine inşa edildi ve yaşadığımız tün anlar tek bir anın içine dahil edildi. Oysa felsefe tarihinden de biliyoruz ki zamanın bizzat kendisinin bir güç olarak kabul edilmesi bizi bir girdabın içinde çaresizce çırpınan bir varlık haline getirmektedir.
Birey üstü bir olgu
Toplumsal alanı “süper organik” (birey üstü) bir olgu olarak kabul edip bireyi de onun içinde rüzgarın önündeki yaprak gibi gören bir yaklaşımın da bundan farklı olmayacağı açıktır. Cahiliye Araplarında dehrin kendisi çok önemliydi. Hatta onlar şiirlerinde hep dehri suçlayan ifadelere yer verirlerdi. Esasında bazı imkansızlıkları ve mukadderatı dehr ile açıklamak sadece onlara ait bir yöntem değildir, bizim toplumumuzda da ve halen de pek çok şeyi atfettiğimiz felek de bu kabilden bir davranıştır. İlahi olandan bağımsız bir gizli ele işaret eder gibi bir durum var aslında ve hem Kur’an-ı Kerim de hem de Hz Peygamberin hadislerinde bu yönde buyruk ve ikazlar var. Hz. Peygamberin, dehri her şeyin sebebi saydıkları için şiirlerinde sık sık zamandan şikâyet edenlere “Dehre sövmeyiniz, çünkü dehr Allah’tır (veya Allah dehrdir)” dediği rivayet edilir. Keza Kur’ân-ı Kerîm’de de; “Dediler ki hayat ancak yaşadığımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız, bizi ancak zaman (dehr) helâk eder” diye işaret edilenler, evrende olup biten her şeyi dehrin (zamanın) gücüne bağlayanlardır.
Varlık veren bir tabiat ama yok eden bir zaman anlayışı günümüzün en yıkıcı düşüncelerinden birisidir ve bu düşünce üzerinden bir kuşak okuması son derece yıkıcı etkilere neden olmaktadır.
Tutunma parametreleri
Bu yıkıcılığın en sarsıcı etkisi insan zihninin tutunabileceği bir bağlamının olmamasıdır veya yok olmasıdır. Anatomicilere göre insanın ayakta durmasını sağlayan esas parametre, gözün dış dünyada anlık olarak kendisi için kurmuş olduğu tutunma parametreleridir. Bunların kaybolması baş dönmesine ve insanın düşmesine neden olur. Bugün zihnimizin tutamakları veya dayanak noktaları sanallaşarak elden avuçtan kayıyorlar.
Günümüz dünyasının en çarpıcı büyük açmazı malum, atomize bireyselciliktir. Bir başka ifade ile yalnızlık. Bir yandan kişi kendisini hem her şeyin sahibi olarak görüyor hem de her şeyi kendisinin üstünde bir varlık olarak konumlandırıyor. Kendi türünün dışındaki tüm canlıları en üst kategoriye yerleştirmesinin neden olacağı açmazlar zamanla çok daha derin sorunları beraberinde getirecektir. Fıtri olan var olma durumuna, bütün alemlerin en çok ikram edileni olarak kendisini görmemek çok pahalıya mal olacaktır.
Bütün bu açmazlara giden yol işte bu bahse konu ettiğimiz zihnin bağlamının kaybolması ve kişinin kendisini nereye ait hissedebileceğini bilememesidir. Oysa en eski tarihten bu yana varlık ile ilgili yapılan tüm tartışmaların en kritik konusu hiyerarşidir ve bu düzen kaybolunca ya da yok sayılınca da üzerinde kafa yorabileceğimiz bir olgu olarak sosyoloji de ortadan kayboldu.
Yeni bir sosyoloji
O halde yeni bir sosyoloji inşa edilmesi gerekiyor ve zamanın ruhuna en uygun olanın da muhayyel bir yapıya tekabül etmesi kaçınılmaz bir hal alıyor. Dijital sosyoloji, olgusal olanlardan çok muhayyel olanla ilgilenmek durumunda kalacaktır gelecek zamanlarda.
Olgusal olandan devşirdiği bilgilerle bile toplumsal değişim ve dinamikleri analiz etmekte bir hayli zorlanan bir bilimin “dijital” olandan elde ettiği ile bir yol haritası belirlemesi daha da zor olacaktır. Denilebilir ki sosyoloji daha da zor bir yükün altına girmektedir. Ona bu zor görevinde yardım edecek olan en kritik alan ise felsefedir ve ne yazık ki dünyada bu alan da giderek sığlaşmaktadır.
Özgün ve farklı aktörlerden devşirdiği bilgilerle biçimsel bir benzerlik gösteren bir metodolojiye sahip olan bir disiplinin tektipleştirilmiş bireyleri bahse konu etmesi kolay olmayacaktır. Zira yeni sanal dünya, birbirine benzeyen ve aralarında neredeyse hiçbir fark olmayan bireylerden müteşekkil bir yapıdadır.
Dikkat edilirse dijital zamanın neslinin dinlediği müzikler, bütün dünyada aynı tınılara sahiptir. Sadece şarkı sözleri farklıdır. Diğer bütün bileşenler, kostüm, enstrüman, ritim, hareket ve yorum dahi aynıdır. İnsanın en özgün farklılığı olan musikinin bile tek tipleştiği bir dünyadan bahsediyoruz. İşte bunu irdeleyecek olan bir disiplinin bir hayli zor bir görevin altına girdiğini bir kez daha dikkate almak durumundayız.
Esasında globalleşme ile başlayan bu süreç, paradoksal bir şekilde özgün kültürel farklılıkların kalbini delerek geçiyor. Bir yandan insanlar küresel sistemin bir parçası haline gelmeye çok heveslidirler ama öte yandan da kendi özgün varlıklarını korumak istiyorlar. Bu açmazın en çok etkilediği yapılar ise son derece güçlü geçmiş bir kültürel mirasa sahip olanlardır.
Türkiye bu anlamda bu değişimden belki de en çok etkilenecek olan sosyolojilerden birisidir. Zira biz bir imparatorluk mirasını tevarüs ediyoruz. Dünyaya hem kültürel hem de duygusal olarak bakmaya devam ediyoruz. Değişimin kültür üzerindeki etkisinin duygusal boyutu son derece derin hissedilmektedir. Geçmişten soyutlandığı takdirde kendisini korunaksız ve aşağılanmış hisseden bir yapının bu süreci travmasız atlatmasına giden yol ise az önce değinildiği gibi felsefeden geçer. Eğer buna estetik alanı da dahil edebilirsek o zaman sahiden de konu zihnin işleyiş alanında kalmaya devam eder aksi halde kelimenin tam anlamıyla kendi kontrolümüzü kendi icadımız olan teknik enstrümanların eline vermiş oluruz.
Kontrol ve esaret arasında
Ürettiğimiz teknoloji ile dünyayı kontrol etmeye çalışırken onun bizzat esiri olmak insanın karşılaşabileceği en derin krizdir bana göre. İnsana ait olan fıtrat dijital bir sistemin eli ile yeniden inşa ediliyor. Söz gelimi merhamet, adalet, ahlak, hoşgörü ve inanç gibi konular bile teknik birer başlıklara dönüşüyorlar. Oysa bunlar tamamen duygulara yönelik alanladır ve tamamen bireysel içeriklere sahiptirler. Ez cümle aydınlanma ve modernleşme sosyal bilim alanında yeni bir paradigmanın doğmasına neden oldu. O paradigma henüz rüştünü ispat etmeden yeni bir olgusal durum ile karşılaşmaktadır. Bu yeni durum kelimenin tam anlamıyla sanal bir dünyadır ve olgusal olan dünyanın sorunlarını çözememiş bir disiplinin bu yeni duruma adapte olması isteniyor. Anlaşılabilir bir konu olmazsa bile yapılabilir olduğunu söyleyebiliriz. Ama bunun için de hem felsefeyi hem de estetiği hep bilginin hiyerarşisinde asıl ait oldukları yer buyur etmekten geçiyor…
mazharbagli@gmail.com
Şairlere hayran olan ve şiiri de kutsal metinlerle akraba gören birisi olarak şiirlerine laf etmek niyetinde olmadığım, ilk önce Devrimci-Solcu, sonra Müslüman ve daha sonra Türk olduğunu söyleyen İsmet Özel, kendi derneğindeki üyelerine verdiği bir vaazda: “Öyle dolaylı ifadelere gerek yok, Türkiye’de bir sonuç elde edilecekse Kürtler asimile edilecek, Aleviler Sünnileşecek” demişti. Her ne kadar bu sözün devamında konuyu ırkî bir temelde ele almadığını iddia etse de işin pratikteki reel işleyişi hep etnisite üzerinden devam etmiştir.
Esasında bu ifade Türkiye’nin sahip olduğu ölümcül dilemmaya işaret etmektedir. Hem büyük devlet olmak istiyor hem de içindeki çeşitliliği yok etmek/küçültmek istiyor. Benim hayatımda ki en çarpıcı bilgilerden birisi de, okuma yazma bilmeyen, ömrü boyunca gördüğü kişi sayısı bini geçmeyen ve yaşadığı köyden kasabaya dahi sayılı kez gitmiş olan bir çobanın Irak’ın Kuveyt’i işgal ettiği gece doğan oğluna Saddam Hüseyin adını koyduğunu öğrenmek oldu.
Gittim yanına, merak ettim, “Mustafa amca Allah analı babalı büyütsün. Yeni doğan çocuğunun ismini Saddam koymuşsun. Biraz ilginç bir isim değil” mi dedim. Adam beni karşısına oturttu, hiç konuşmadan cebinden tütün tabakasını çıkardı ve bir sigara sardı, bana uzattı. Sonra kendisi için de bir tane sardı. Çakmağıyla önce benimkini yaktı, sonra kendisininkini, hala hiçbir şey konuşmuş değiliz. Sigarasından birkaç nefes çektikten sonra biraz da sorduğum soruya morali bozulmuş bir iç çekmeden sonra; “Mazhar Hoca, millet bilmiyor, sen de mi bilmiyorsun? Kuveyt bizim bir parçamız değil mi? Irak’ın bir vilayeti değil mi? Bu lider, dağılan yüreğimizin küçük bir parçasını birleştirdi. Gerisi Allah kerim” demişti.
Romantik emperyalizm
Kuşkusuz tekil bir olaydan evrensel bir olguya varmak gibi bir niyetim yok. Ama bu ifade bu coğrafyadaki insanların nasıl bir rüya sahibi olduklarını ve dünyaya hangi pencereden baktıklarını gösteren çok çarpıcı bir fikre işaret etmektedir ki ben buna romantik emperyalizm diyorum. Zihin dünyası böyle şekillenen bir sosyolojiyi ulusalcı bir ideolojiye inandırmak kolay olmayacak ve olmadı da.
Dikkat edilirse bu coğrafyadaki insanların gönlünde ve zihninde fiziki bir sınır yok ama genç cumhuriyet hem coğrafi olarak hem de soyut olarak ülkeyi son derece dar bir çerçeveye hapsetti. Her vatandaşın da bu sınırları kutsal bilmesini istedi. Ama ulusalcı Kemalistlerden başka hiç kimse bu sınırları içselleştirmedi, benimsemedi. Neredeyse bütün kara sınırlarındaki ülkelerden yaygın bir kaçakçılık faaliyetinin (ki yerel halka göre bu ticari bir faaliyettir) kurumsal bir yapıya kavuşmuş olmasının temel nedeni de zaten milletin Batılı emperyal aktörlerin çizdiği bu siyasi sınırları bir türlü zihninde bir yere oturtamamış olmasındandır. AK Parti, ulusalcılık ideolojisi üzerinden inşa edilen o dar çerçeveli sınır hattını insanların zihninden silmeyi kısmen başardı ama şimdilerde, bahse konu çerçevelendirme İ. Özel’in temellendirdiği ve daha önce hin bir cinlikle üretilen “müsbet milliyetçilik” fikri üzerinden tekrar dillendirilmeye başladı.
Müminler ancak kardeştir
“Ümmet” fikri ve “müminler ancak kardeştir” ilkesini insanlar yüreğinde taşıdıkları için son derece rahatlıkla Kırım da bizimdir Kuveyt’te, Irak’ta bizimdir Batı Trakya’da diyebiliyorlar…
Milletin gönlündeki ütopyası ile devletin kızılelması çok farklı. Devlet, bütün ideolojik aygıtları ve baskı unsurları ile yüz yıla yakındır yürüttüğü gayri nizami harp teknikleri ile bu açığı kapatmak istedi ama arpa boyu yol alamadı. Millet kendi bildiğini muhafaza etmenin her türlü bedelini de ödedi. Artık bu yönde atılacak hiçbir adımın işe yaramayacağını acı bir tecrübe ile kabul etmek durumundayız.
Kürtlerin asimilasyonu veya siyahların beyazlaştırılması gibi bizim inancımıza uymayan, değerlerimizle çatışan projelerin hayalini kurmak bu ülkeyi küçülten sonuçlar doğurdu şimdiye kadar ve bundan sonra da böyle olacaktır.
Türkiye, üzerinde yeşerdiği imparatorluk mirasına uygun büyük bir devlet olacaksa eğer onun büyümesini engelleyen bu iki temel sorunu çözmek zorundadır. Bu iki sorunun çözümü ise doğrudan maceracı ittihatçıların envai çeşit entrikalarla inşa ettiği resmi ideolojinin yapı sökümüne uğraması ve yeni bir ideolojinin inşa edilmesi ile mümkün olacaktır. Esasında AK Parti iktidarı bu konudaki en büyük şanstır. Belli bir grubu değil, toplumdaki her bir sosyolojik kompartımanı temsil edebilecek potansiyele sahip olan tek partidir ve şu anda da daha önce bu alanlara yöneldiğinde elde ettiği sermayeyi kısmen korumaktadır.
Masanın devrildiği gün
Bu arada, benim Kürtler ve Aleviler konusunda bahse konu etmek istediğim çözüm arayışı hiçbir şekilde PKK terör örgütü ile herhangi bir diyalog ya da başka türlü bir pazarlığı asla içermiyor. Aksine, ben daha önce de bu sayfalarda yazmıştım, örgütün masayı devirdiği gün “anlaşmayı bozan” taraf olarak bunun bedelini elebaşlarının hayatı ile ödemesi gerekirdi.
Artık iş yeni bir safhaya geldi, Kürt Meselesi 4.0 aşamasına geçmiş durumda. Dördüncü aşamadan kast ettiğim, bu coğrafyadaki tüm Kürtleri içine alan bir yol haritasının belirlenmesidir. Ki o zaman Türkiye bu coğrafyanın kurucu iradesi haline gelir. Aksi halde dört bir tarafı tamamen kuşatılmış olacaktır.
Kabul edelim ve takdir edelim ki AK Parti iktidarları bu meseleye bağlı olarak kendisine sosyolojik ve siyasi zemin bulan terör örgütü PKK’nın varlığını çok zayıflattı, onun belini kırdı ve bedenen de öldürdü. Ama hala ruhen yaşıyor.
Türkiye dün I. Dünya Harbi’nden sonra bütün bu coğrafyayı zehirleyen, gönül eğlendirdiği sevgilisinin Çanakkale harbinde ölmesinden duyduğu öfke ile koca imparatorluğun karnını deşen ve her Arap kabilesine isim babası olduğu bir devlet ikram eden (sözümona) çöl kraliçesi Gertrude Margaret Lowthian Bell’in, I. Dünya Harbi’nde Musul, Kerkük ve Süleymaniye’de İngilizlere kan kusturan Kürt aşiret liderlerine o gün söylediği “Bir Kürt devleti kurulacaksa onu da ben kurarım” iddiasından vazgeçtiğini düşünmesin.
Kürtlere devlet kurdurulmayacak, Kürtlerin bu ütopyaları PKK gibi kanlı bir çeteye ihale edilecektir. Bakın daha geçen gün İran, Erbil’i bombaladı ve onlarca sivil insanı hunharca katletti. PKK kendi taraftarlarına bu saldırıyı, İran-Erbil ortak harekatı olarak anlattı ve tüm bir kitleyi de buna inandırdı. Bu bozguncu mekanizma sizi de ürkütmüyor mu?
Türkiye bu oyunu bozar!
Türkiye bu oyunu bozabilecek olan tek aktördür. Ve bunu mutlaka başarmalıdır. Kürtlerin yaşadığı coğrafyalarla kardeşçe bir iletişim kurulmamasının rantı PKK’ya eleman olarak geri döner.
İran, PKK terör örgütü ile yürüttüğü işbirliği kapsamında oradaki Kürtleri terörize etmenin peşinde. ABD Suriye’de PKK’ya özerklik koparma arifesinde. Irak Kürdistan’ı PKK’nın tehdidi altında gergin günler yaşıyor. Türkiye’de HDP seçimin kilit partisi haline getirildi. Bütün bunların tesadüf olduğunu mu düşünelim yoksa tüm yaşamını dağda geçiren ve elindeki silahtan başka hiçbir alet edevat görmemiş, dar ideolojik bir kalıbın içine hapsolmuş ve asıl gayesi ağına düşürdüğü körpe Kürt kızlarıyla gönül eğlendirmek olan bir örgütün stratejik aklının mı sonucudur?
Malum olduğu üzere bu coğrafyadaki kavimler hep birbirleri ile çekişmeli bir ilişki içinde oldular. Ne zaman ki birlik olup “öteki” ile mücadele etmeye başladılar işte o zaman büyüdüler. Ki dikkat edilirse tarih boyunca da Türklerle Kürtler çekişmeli bir yapıda birlikte yaşadılar ama ne zaman “gavurlara” karşı birlik oldular işte o zaman büyüdüler ve güçlendiler.
I. Dünya Harbi bitmedi
Bana göre I. Dünya Harbi henüz tam olarak bitmedi. Çünkü asıl gayesi Osmanlı’nın varlığından çok onun sahip olduğu “Osmanlı Milletler Topluluğu” projesini bitirmekti. Yukarda andığım, oğlunun adını Saddam koyan Kürt çobanın hikayesi bize bu projenin doğurduğu sosyolojinin henüz yeteri kadar dönüşmediğini gösteriyor. İşini yarım bırakmayan İngilizlerin buradan el çektiklerini herhalde kimse düşünmüyor.
Dünyanın ekseninin Asya-Pasifiğe doğru kaydığı bu zamanda Türkiye bu coğrafyanın en kilit aktörüdür. Bu rolünü yerine getirebilmesine giden yol kendi coğrafyasını stabil kılmaktan geçer. Bunun da yolu hem fiziki olarak hem de ideolojik olarak PKK’yı bertaraf etmektir. Sadece Türkiye’ye karşı eylem yapan bir örgüt olarak değil, bütün bu coğrafyayı zehirleyen bir ölümcül virüs olarak görüp onu bertaraf etmelidir. Bana göre PKK, ilk önce ümmet fikrinin, sonra Kürtlerin daha sonra Ortadoğu’nun ve en sonunda da Türkiye’nin düşmanıdır. Peki niçin ümmetçiler, Kürtler ve Ortadoğulular değil de en çok Türkiye onunla savaşmalıdır? Çünkü Türkiye büyümek istiyor…
mazharbagli@gmail.com
Cumhuriyetin tamamlayıcı özelliği olan “demokratikleşmeyi” kimler sağladı? Kim bu sistemin tesis edilmesi için bedel ödedi? Halkın iradesi ne zaman ve nasıl sisteme dahil oldu?
Son zamanlarda çarşıda- pazarda, okulda-camide, televizyonlarda-köşe yazılarında, evlerde ve dahi siyasi arenada en çok bahse konu edilen şey denilebilir ki sahip olduğumuz siyasi rejimin, yani cumhuriyetin kadınlara, erkeklere, kızlara-oğlanlara, çalışanlara çalışmayanlara, köylülere-şehirlilere ve hatta ebeveynlerimiz tarafından bize verilen isimlere kadar onun bahşettiği büyük kazanımlardır.
Sözümona namaz kılmak için gittiği camide Cuma hutbesini okuyan imama bu kazanımlar üzerinden müdahale etme hakkını dahi kendinden bulan bir kamuoyu oluşmuştur. “Hoca! Benim adım Yorgo değil ve Muhammed ise bu cumhuriyet kazanımları sayesindedir ve sen hutbede nasıl bundan bahsetmezsin” diye çıkışan aileden hadsizlerin haddi hesabı yok artık.
Her vatandaşın borçlu olduğu bir cumhuriyet kadrosu ve kazanımları olduğu fikri çok yaygın olarak işleniyor ve dillendiriliyor. Bunun nerelere kadar gideceğini sosyolojik olarak tahmin etmek cidden kolay değildir. Güneşin doğması, yağmurun yağması, gece ve gündüzün olması dahi bu kazanımlar sayesinde oluyor denilecek noktaya gelindi.
Kimin zaferi?
Peki bu kazanımların elde edilmesinde biz sıradan vatandaşların, ulusalcı olmayanların ve eziklerin (!) hiçbir katkısı olmamış mı? Cumhuriyeti kuran kadrolar sadece kendi başına mı gidip gavurlarla harp ederek bir istiklali başardılar? Adının Yorgo olmaması için köylü Mehmet efendi, vatandaş Rıza bey hiçbir gayret göstermedi mi? Hepimiz ağaç kovuğunda yaşıyorduk, hiçbir medeniyet alameti üzerimizde yoktu ve birileri gelip elimizden tutup bizi o kör kuyulardan ve mağaralardan silah zoruyla mı çıkardı? Şu an içinde yaşadığımız hayatı Tanrı’dan önce onlar mı bize bahşettiler? Cumhuriyetin kendilerine yaşamayı bahşetmiş olan biz “kulların” daha önce hiçbir vizyonu, medeni kültürü, değişim iradesi ve hayali yok muydu? Bizler mağaralarda, dağlarda ormanlarda ve hiçbir medeniyet emaresi göstermeyen doğada vahşice, gördüğü her hareketli canlıyı elindeki mızrakla vahşice katledecek ve üzerinde sadece avret yerlerini örten bir deri parçası giyinmiş başıboş dolaşan yarı hayvansı yaratıklar mıydık? Yani vatandaşın hiçbir ufku, hiçbir medeni zekası yok muydu? Her şeyi onlara cumhuriyet mi bahşetti? Bu konulardaki maksadını aşan hadsiz tartışmalara kabaca baktığımızda ne yazık ki çizilen tablo budur. Hatta konu çoğu zaman sınırsız bir had bilmezliğe kadar gidiyor. Cumhuriyet kazanımları üzerinden millete çemkirenlerin en çok dile getirdikleri lütuf ise, halkın iradesinin yönetime yansımasını sağlayan “demokratik bir sistemin” tesis edilmiş olmasıdır.
Hakimiyet-i milliye
Peki sahiden ulusalcı Kemalistler demokratik bir cumhuriyet mi kurdular? Cumhuriyetin tamamlayıcı özelliği olan “demokratikleşmeyi” kimler sağladı ve kim bu sistemin tesis edilmesi için bedel ödedi? Halkın iradesi ne zaman ve nasıl sisteme dahil oldu? Hakimiyeti sultanın elinden alıp halka veren bu ekip ve bu erdemli sistem niçin halka hiçbir zaman güvenmedi ve hala da güvenmiyor?
Daha öncesine gitmeye gerek yok, Cumhuriyetin ilanından bu yana ülkede politika yapan aktörleri ve siyasi görüşleri kabaca andığımızda kimin veya hangi sosyolojik grubun cumhuriyetçi oldukları ve aynı zamanda da onu demokratikleştirdikleri çok açık bir şekilde görülecektir aslında. İsmet İnönü mü ülkeyi demokratikleştirdi Ali Adnan Menderes mi? Demokrasi için kim bedel ödedi? Kemalist ideolojinin ikinci kurucu babası olan Kenan Evren mi laik cumhuriyeti demokratikleştirdi Turgut Özal mı? Bülent Ecevit mi cumhuriyeti demokratikleştirdi Necmeddin Erbakan mı? Cumhuriyetin ilanından sonra ülkede ulusalcı Kemalistlerin doğrudan ve dolaylı olarak yönettiği kaç darbe yaşandı?
Borç çetesi
Demokrasiden ve yönetimden anladıkları tek şey cuntacılık olan bir ideolojiyi tevarüs eden bir ekip, muhafazakarların onlara sağladığı demokratik ortamın imkanları ile onların borç çetelesini tutmaya devam ediyorlar. Başbakanların idamı karşılığında demokratikleşen cumhuriyetin nimetlerinden yararlanan ulusalcılar bu ortamın imkanlarıyla elde ettikleri güç ile muhafazakarları sistemin dışına itebildiler.
Bilindiği gibi siyaset, toplumdaki gruplar arasında yaşanan anlaşmazlıkları ve çıkar çatışmalarını idare etme sanatıdır. Daha iyi olduğuna inanılan bir konuma toplumu taşıma sanatıdır ve iktidarın yönetimini elde bulundurmaya çalışmaktır.
Siyaset, çoğu zaman gündelik sorunların çözümü için üretilen projeleri ifade eden “politika” ile eş anlamlı olarak kullanılır. Oysa siyaset yöneten ve yönetilen ilişkisi üzerine inşa edilen bir sistemdir. İnsanlığın en kadim çabasının “kusursuz bir düzen” keşfetmek olduğunu dikkate aldığımızda siyasetin zor ve kutsal bir iş olduğunu söyleyebiliriz.
Türkiye’de “kusursuz düzen” hayali, devlet ve toplum için birbirinden çok farklı içeriklere sahipti uzun bir süre. Bundan dolayı da devlet ile toplum arasında “idare edilebilir” olmanın ötesinde bir çatışma yaşanmıştır hep. Ki bu karşıtlığın idare edilebilir bir hale getirilmesi için yürütülen politikaların bir gereği olarak her on senede bir ulusalcılar tarafından askeri darbeler gerçekleştirilmiştir. Darbelerin tamamı için söylenebilecek tek ifade, halkın iradesinin yönetime yansımasını engellemektir. Yani cumhuru katletmektir. Ve tabii ki de var olan cumhuriyetin demokratikleşmesini silah zoru ile engellemektir.
Mandacılık peşinde koştular
Cumhuriyet kazanımlarını biz size bahşettik diyenlerin yaslandığı sosyoloji İstiklal Harbi sırasında mandacılık peşinde koşarken muhafazakarların öncü isimlerinin tamamı “Hürriyet ve Cumhuriyet” diye diyar diyar gezip halka cumhuriyetin “erdemini” anlatıyorlardı.
Said-i Nursi, okuduğu medresede çorbasının içindeki buğday tanelerini karıncalara ikram ederken bunun nedenini soran kardeşine, karıncaların cumhuriyetçi bir koloni olmalarından duyduğu heyecan ile açıklar.
Evet, Osmanlı mirasına son derece saygılı bir kitledir muhafazakar kesim ama ölü bir bedenin dirilemeyeceğinin de bilincindedirler. O devir kapandı, yeni bir dönem başladı. Muhafazakarların itirazı yeni olan sisteme değildi, değildir. Bu maskenin arkasına gizlenerek gerçekleştirilen entrikalara bir itirazları oldu her zaman.
‘Şahitlerin bilahare dinlenmesine’
Nitekim günümüze kadar gelen bir cunta geleneğini başlatan 30 Mayıs 1876’da Serasker Hüseyin Avni Paşa önderliğinde Sultan Abdülaziz’e karşı yapılan darbenin, ki bu aynı zamanda tüm diğer darbelerin de anası sayılır, asıl amacının iddia edildiği gibi “iktidar” ve iktidar etme biçimi olmadığı aksine planlı bir katliam ve cinayet olduğu görüldü ve kanıtlandı. Cumhuriyet ve hürriyet iddiaları ile yola çıkanlar rejimin değişmesi ile yetinmediler. Reddi mirasta bulundular, halkı aşağıladılar, inançlara hakaret ettiler ve hepsinden önemlisi halka rağmen halk için iktidar olmanın yolunu açtılar kendilerine. Yönetimde artık söz sizde dediler ama hiçbir zaman onlara gerçekte bir söz hakkı vermediler. Gerçek anlamda “söz milletin” diyenlerin akıbeti, ibreti alem olsun diye darağacı oldu. Millet söz hakkı sahibi olmaya her yaklaştığında gereğini yaptılar. Her ne kadar bunlardan bazıları (askeri darbeyi meşru gören Emre Kongar gibi) bu derebeylikleri yeni rejimin yerleşmesi ve meşruiyet kazanması amacına matuf olduğunu söylese de gerçekte asıl amaç bir toplum mühendisliğiydi. Bu kirli tezgahı gören halk da hep bunlara sırtını döndü ve dönmeye de devam edecektir.
1876’daki cuntacıların niyetini ve amacını gören ve buna dayanamayıp darbecilerin kabinesini basan Çerkez Hasan o gün beş kişiyi öldürdü ve darbelere karşı halkın attığı bu ilk adım, büyük bir Anadolu irfanına dönüştü. Bu irfan cumhuriyeti demokratikleştirecek bir geleneğe, sağ siyasete dönüştü ve onun karşısındaki maceracı ittihatçılar da darbeciliğe, Ulusalcı Kemalizme dönüştüler. Bu iki yapıdan hangisinin daha ayrıştırıcı ve kindar olduğunun en açık göstergesi Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesidir ki bu kararı veren sözümona mahkeme başkanı olan hakim, “sanıkların idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” ifadesi ile tüm bir tarihi özetlemiştir.
Son olarak, kim ne derse desin, nasıl okursa okusun cumhuriyet rejimi hiç kuşkusuz büyük bir devrimdir ve kazanımdır. Bu kazanımın elde edilmesinde her bir vatandaşın tek tek büyük bir emeği, kanı vardır teri vardır. Hepsine minnettarız. Ancak rejimin sadece cumhuriyet olmasının hiçbir kazanımı ve anlamı yoktur. Dünyadaki anti demokratik cumhuriyetlerin imparatorluklardan, krallıklardan ve derebeyliklerden hiçbir farkı yoktur. Ne zaman ki cumhuriyet demokratikleşti işte o zaman bu kazanımlar her bir bireyin hayatında bir konforu neden oldular. Cumhuriyetin ilanından bu yana geçen tarihe kısaca bakıp tekrar kendi kendimize soralım: Peki kim bu cumhuriyeti demokratikleştirdi? Menderes mi İnönü mü? Ecevit mi Erbakan mı? Baykal mı Özal mı? Bugün de onu daha da demokratikleştirecek olan Erdoğan mı Kılıçdaroğlu mu? Takdir sizlerin…
Cumhuriyetin gerekliliği ve varlığı ile ilgili toplumun genelinde herhangi bir sorun yaşanmadı ve yaşanmıyor, esas olan onun olduğu içeriktir ve bu konu doğrudan bizzat onun varlığı ve sağlığı ile ilgilidir. Unutmamak gerekir ki hasta bir cumhuriyetin gideceği yer kışladır. Onu iyileştirecek olan da insan hakları, özgürlükler ve demokrasidir.
mazharbagli@gmail.com